Bütün dünya dillerine çevrilen denemeniz Medeniyetler Çatışması merkezi bir temaya dayanmaktadır. Buna göre, dünya politikasında gelecekteki çatışmalar –Doğu ve Batı blokları arasındaki ideolojik savaşlardan sonra– farklı uygarlık ya da kültürlerden kaynaklanan grupları karşı karşıya getirecektir. Ama asıl artan önemi dinsel ve etnik hudutlara atfediyor gibisiniz.
Doğru. Bununla birlikte şunu vurgulamak isterim ki etnisite herhangi bir uygarlıkla örtüşebilir, ama aynı zamanda farklı uygarlıklardan kaynaklı gruplarla da atbaşı gidebilir. Uygarlık derken, çok geniş kültürel bölgeleri kastediyorum, örneğin Batı, İslam âlemi, Çin ya da Ortodoks uygarlığı, Latin Amerika ve bu boyuttaki diğer yapılar. Şurası gerçek ki, bazı çatışmalar bu yapıların içinde cereyan etti, ama artık bence önem taşıyan unsur, farklı uygarlıklara mensup gruplar arasındaki çatışmalardır. Bu çatışmalar, uygarlıkların içindeki çatışmalardan daha yüksek ve önemli savaşlara doğru tırmanma potansiyeline sahiptir.
Soğuk savaş sonrası için sizin politik modeliniz midir bu?
Evet ve bu ilk kez 1993'te Foreign Affairs dergisindeki makalemde ortaya koyduğum bir modeldir. Kitap daha sonra, 1996'da yayımlandı. Bu model, bence, dünya çapındaki sorunları açıklamada değerinden hiçbir şey kaybetmedi ve bu şemayla uyuşan bir yığın olgu saptanabilir. Bununla birlikte hiçbir modelin her şeyi açıklayamayacağını belirtmem gerek. Bu tür analiz şeması, güç çizgilerini bir başka şemadan daha iyi açıkladığı ölçüde işleyebilir. Soğuk savaşın sonunda, birçok yazar çeşitli okuma şifreleri önermiştir. Dostum ve eski öğrencim Francis Ford Fukuyama ünlü modeli "tarihin sonu"nu önerdi. Başka yazarlar dünyanın bundan böyle zenginlerle yoksullar arasında bölüneceğini ya da doğrudan doğruya kaosa batacağını ileri sürdüler. Bütün bu okumalar kimi hakikat unsurları içermektedir, ama benimki geçen on yılın öğelerini tüm diğerlerinden daha iyi açıklamaktadır. Ülkelerin sahici bir şekilde işbirliği yapmak için birleşecekleri bir dünyaya dair iyimser umutlar elbette kesinlikle gerçekleşmedi.
Tarihte başka örnekler de görüldü: Mezopotamya, Eski Çin ve binlerce yıllık Hint. Ama modern insanlık tarihinde ilk kez dünya politikası hem çok kutuplu hem çok kültürlü oldu. Batılılaşma modernleşmeden ayrı bir olgu mudur?
Gerçekten de bu ayrımı son derece önemli görüyorum. Dört yüzyıldır bütün toplumlar bir geleneğe katıldılar. Modernleşme süreci, yani insanın doğaya hakimiyetinin genişlemesi ile makinelerin ve makineleşmenin tarımı aşan zenginlik yaratma kaynağı olarak gelişimi: Henüz bunların hiçbiri başlamamıştı.
Ardından, bu modernleşme evresi gerçekten de Büyük Britanya'da başladı, sonra on dokuzuncu yüzyıl boyunca diğer Batı ülkelerine yayıldı ve yirminci yüzyıl boyunca Batılı olmayan birkaç ülkeye erişti. Bunlar arasında en başta elbette Japonya geliyor. Böylece dünya modern ülkeler ile geleneksel ülkeler arasında bölündü. Bu ayrım Batılı ülkeler ile Batılı olmayan ülkeler arasındaki bölünmeyle az çok örtüştü. Şu an Batılı olmayan ülkelerin de modernleştiklerini görüyoruz ve toplumlar arasındaki bu ikili farklılık tek bir farklılık halini almıştır. Dolayısıyla yirmi birinci yüzyılda gezegendeki toplumların çoğunun Batılılaşmadan modernleştikleri bir durum ortaya çıkacaktır. Oysa, toplumlar modernleştikçe, kendi yerel değerlerini, dinlerini ve yaşam tarzlarını giderek daha fazla savundukları bir eşiğe erişirler. Bu nedenle bu ülkeler bir yandan modernleşirken, aynı adımlarla ilerlememektedir.
Burada, John Fairbank ile Joseph Needham'ın daha önce yaptıkları gibi, ekonomik olduğu kadar, demografik ve askeri anlamda da Asya'nın ve İslam'ın büyüyen etkisinden söz ediyorsunuz.
Gezegenin önemli uygarlıkları arasında Batı belirgin bir şekilde egemen bütünlük olarak kalıyor ve muhtemeldir ki bütün bu yüzyıl boyunca böyle kalacak. Ama Çin ile İslam'ı Batı'nın rakibi iki uygarlık olarak görüyorum. Batı'nın yerine geçeceklerini sanmıyorum ama ona meydan okuyacaklar.
Zenginlerle yoksullar arasındaki kırılmayı ikincil kabul ediyorsunuz. Bununla birlikte, Dünya Bankası dünyanın birçok bölgesindeki uçurumun genişlediğini açıkça belirtiyor. Dünya ticaret sözleşmeleri giderek daha güçlü bir karşıtlık ortaya koyuyorlar. Dolayısıyla, sizin yapmış olduğunuz gibi, zenginlerle yoksullar arasındaki çukurun politik alandan kaybolmakta olduğunu ileri sürebilir miyiz?
Elbette yok olmayacaktır. Ama zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki çukuru, belirli ülkelerdeki zenginler ile yoksullar arasındaki çukurdan ayırt etmek gerekir. Gerçekten de, özellikle birkaç ülkede, Amerika Birleşik Devletleri de bunlar arasındadır, dünya ekonomisine katılan ve zenginleşen zenginler ile şu ya da bu nedenle bu dünya ekonomisine katılamayan ve gelirleri genellikle artmayanlar arasında açılmaktadır uçurum. Bu çukur başka Batılı toplumlarda, Avrupa'da ve başka yerlerde karşımıza çıkar. Her zaman için büyük olmuş gelir farklılıkları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri'nde özellikle belirgindir.
Buna karşılık, zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki çukur ülkeden ülkeye değişir. Bu son yıllarda birçok ülke zenginleşti. Otuz, kırk yıl önce Asya ülkeleri son derece yoksuldu, Singapur şu an için dünyanın en zengin dört ya da beş ülkesinden biri. Tayvan ve Güney Kore gezegenin en zengin yirmi ülkesi arasında yer alıyor. Eğer Afrika, aynı dönemde pek az gelişmişse, bunu özellikle devletlerin dayanıksızlığına, kabile savaşlarına ve başka bazı faktörlere borçludur.
Yeni bin yılın dönemecinde dinlerin, İslam'ın, Hinduizmin, Budizmin, Protestanlığın canlanmasını nasıl açıklıyorsunuz? "Köktencilikler" –anti-modernizm olarak dinsel ve seküler milliyetçilikler– denen karmaşık ve gayet gerçek bu kavram bütün olguyu açıklamıyor.
Öncelikle bu olgunun ancak yirmi yıl önce, toplumsal ve ekonomik değişimle ilişki halinde başladığını hatırlayalım. Dinselliğin yeniden canlanmasında merkezi bir rol oynamış kişileri incelerseniz, bunların hepsinin benzer olduğun fark edeceksiniz. Bunlar esasen kırsal bölgeleri terk ederek kentlere göç etmiş insanlardır, ya teknik öğrenim görmüşlerdir ya da orta öğrenim, toplumsal yükseliş içindedirler ve daha önce sözünü etmiş olduğum desteği ve yönelimi bulmak amacıyla dine dönerler. Bu dinsel hareketler toplumsal başarıya ve toplumun sanayileşmesine kesinlikle şart olan değerleri teşvik ederler. Gerçekten de, bütün bu hareketler Max Weber'in tanımladığı Protestanlık etiğinden yola çıkarak değişik biçimler gösterir. Hepsi ekonomiyi, çalışmayı, ailevi değerleri öğretir.
Batı diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Katolik (Latin Amerika'daki bileşeniyle birlikte), Kalvinci, skolastik, Protestan bir gelenekler çokluğundan oluşmuş değil midir? Diğer uygarlıkların karşısına tek bir Batı çıkartabilir miyiz?
Bana göre Batı'dan söz etmenin elbette bir anlamı vardır. Çoğu insan Batı'ya sanki kültürel bir varlık gibi gönderme yapar. Kişisel olarak bence Latin Amerika'yı farklı bir uygarlık olarak ayırt etmek doğru olur. Eğer Batı'yı kuzey Atlantik ülkeleri, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ile, ayrıca da Avustralya ve Yeni Zelanda gibi birkaç ülkeyle sınırlandırırsanız, birçok gelenek dışarıda kalır ve tarihsel olarak Batı kendine karşı bölünür. Siz Reform'dan, Protestanlıktan, Katoliklikten, Karşı-Reformdan söz ettiniz, ama bütün bu çatışmalar, Kuzey İrlanda hariç, yok olmuştur. Avrupa'da Batı birkaç yüzyıldan beri birleşmesini büyük ölçüde tamamladı. Avrupa ülkeleri savasız savaşa girişti, böyle şeyler artık düşünülebilir değildir. Bu anlamda Batı bence kültürel bir birliğe sahiptir. Bazı değerler, bazı gelenekler tamamen Batı'ya özgüdür.
Ama Batı geleneği egemen değil midir?
Söylemesi güç. Elbette bir etkisi var, ama Çin'de, Japonya'da, Güneydoğu Asya'da, Hint'te, Rusya'da, Müslüman dünyada diğer kültürel geleneklerin yerine geçebileceğini sanmıyorum. Bütün bu toplumlar kendi kültürlerine, kendi geleneklerine sahip. Rusya'da olup bitene bakın. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, genellikle Rusya'nın Batılılaşacağı, Batı demokrasisini, pazar ekonomisini benimseyeceği sanılıyordu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde birçok kişi bu durumun çok hızla ve çok doğal bizimde gerçekleşeceğini hayal etti. Bu olmadı ve tersine, Rusların Batı etkilerine karşı yine çok doğal bir tepkisine tanık olduk. Sanırım onlar da kendi yollarını bulacaklar ve kendi politik sistemlerini kuracaklardır, bu muhtemelen kısmen demokratik olacaktır, kısmen de gayri demokratik. Bir kapitalizm biçimini içerecek ekonomik bir sistem kuracaklardır, ama devletli bir kapitalizm ve bizim Amerika Birleşik Devletleri'nde bildiğimiz ve Batı Avrupa'da uygulanan kapitalizm türünden çok farklı bir tür.
Bu soru günümüzde küreselleşme açısından soruluyor – Çin için, Hindistan ve diğer ülkeler için. Batılılaşma olmadan modernleşme olabilir mi?
Evet, olabilir. Japonya bir Batı ülkesi olmadan modernleşti. Diğer Asya toplumlarının durumu da aynı. Çin modernleşecek, şimdiden modernleşiyor ve yine de kesinlikle bir Batı ulusu olmayacak, kültürel bileşenlerinin hiçbiri böyle olmayacak.
Birkaç yıl önceki Çin ziyareti sırasında Başkan Yeltsin Amerika Birleşik Devletleri'ni nükleer silahlarıyla tehdit etmişti ve Çin ile Rusya'nın –bugün uzayın askerileştirilmesindeki uydularıyla birlikte– Batılı güçlere karşı ortak bir eyleme geçebileceğini ima etmişti. Bununla birlikte biliyoruz ki ikisi de bir şey yapacak değildir; bunun nedeni de özellikle Batı'nın politik, ekonomik, teknolojik sistemine fazlasıyla bağımlı olmalarıdır.
Gerçekten de Çin ile Rusya'nın birçok düzlemde Batı'ya bağlı olduğu açıktır. Amerika Birleşik Devletleri Çin'le ticaretinde ciddi bir açık olduğunu kabul etmektedir, bu açık yıllık olarak yaklaşık 60 milyar dolara yükselmektedir. Bu açık Çin ve gelişimi için temel bir kaldıraçtır ve Çinliler kuşkusuz ki Amerika Birleşik Devletleri'yle ilişkilerini bozmayı istememektedir, bu onların Amerikan pazarına katılımını engellerdi. Diğer yandan Rusya Batılı ülkelerin ekonomik yardımına, Uluslararası Para Fonu'na ve Batı'nın başkanlığındaki aynı düzeyde diğer kurumlara çok bağımlıdır. Bu nedenle, kimi sınırlar Çin ve Rusya gibi güçlere, Batı'yla uzlaşmazlıkları ölçüsünde dayatılıyordu.
Bununla birlikte, Yeltsin ile Çinli yöneticilerin bu buluşması, Batı'nın ve başta da Amerika Birleşik Devletleri'nin giriştiği eylemlere karşı dünyada büyüyen bir hıncın belirtisiydi. Bu hınç Bosna ve Kosova müdahaleleri vesilesiyle ifade buldu, ardından füzelere karşı savunma sistemleri konusunda Amerika müdahaleleri konusunda ve sonunda, Çeçenistan'a Rus müdahalesi karşısındaki Amerikan eleştirileri konusunda ifade buldu. Bütün bu olaylar Rus halkı ve yöneticileri arasında derin Amerikan karşıtı duygulara yol açtı.
Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında dünya ticareti üzerine anlaşmazlıklar; Tayvan, Tibet, Çinlilerin uzun erimli füzelerinin yayılması; nükleer teknolojilerinin gelişimi; Belgrad'daki Çin büyükelçiliğinin hata sonucu bombalanması gibi ciddi olaylara varana dek, Çin-Amerikan ilişkilerinde ciddi gerilimler yarattı ve Rus milliyetçiliğinin canlanmasına benzer bir şekilde, Çin milliyetçiliğinin belli bir canlanmasına yol açtı. Dolayısıyla bu iki gücün Amerikan etkisini sınırlandırmak için harekete geçerek ortak bir ilgiyi paylaşmaları doğaldır.
Güçler dengesinin Batı aleyhine olabileceğini niçin düşünüyorsunuz? Sovyet blokunun düşüşünden sonra, ekonomik, teknik, askeri ve kültürel üstünlüğü düzenli bir şekilde büyümedi mi?
Elbette, ama bu esasen Batı'nın dünya çapındaki rakibi olan Sovyetler Birliği'nin çöküşünün sonucudur. Şu anda tek bir süpergücün, Amerika Birleşik Devletleri'nin varlığını sürdürdüğü bir durumdayız.
Bununla birlikte, benim büyük güçler olarak adlandırdığım Avrupa Birliği, Çin, Rusya, Japonya, Hint gibi güçler de vardır. Bu durum siyaset bilimcileri çağdaş dünyanın doğasını sorgulamaya yöneltir: Gerçekten tekkutuplu mudur, yoksa esasen çokkutuplu mudur? Bana göre, bu ikisinin bir bileşimidir. Dolayısıyla tekçokkutuplu bir dünyadayız, bir süpergüç ile altı, yedi büyük güç var. Dünya ölçeğinde her eylem süpergücün desteğini aramalıdır, ilaveten, herhangi bir başka güç bileşiminin desteğini de aramalıdır. Bu nedenle, bazı problemleri çözmek için tek yanlı olarak hareket edebileceklerine inanmalarını bazı Amerikalı politik yetkililerin hatası olarak kabul ediyorum, çünkü geçmiş bunun imkânsızlığını kanıtlamaktadır. Dünya çapındaki sorunların ele alınması birçok gücün işbirliğini gerektirir. Amerika Birleşik Devletleri'nin, süpergüç sıfatıyla, çoğu konuda veto hakkını kullanabildiği doğrudur; bu sayede bazı problemlerin nahoş bir hal alması önlenir. Buna karşılık, arzuladığımız ve desteklediğimiz gelişmelere yol açmak istiyorsak, başka ülkelerin işbirliğine ihtiyacımız var.
Her koşulda, Amerika olmazsa olmaz ulus olarak varlığını koruyor. On dokuzuncu yüzyıldaki "belirgin yazgı" (manifest destiny) tarihsel kehânetinde olduğu gibi, değil mi?
Burada "olmazsa olmaz" sözcüğünün tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum. Zaruret, benim söylediğim anlamıyla, dünya çapındaki her hedefe Amerika'nın katılımıdır.
Batılı olmayan toplumların, örneğin 1868 Meiji hanedanlığından bu yana Japonya'nın ve Çin ya da Hint'in kendi kültürel kimliklerini yitirmeden modernleşebileceklerini mi ileri sürüyorsunuz?
Kesinlikle, Japonya'nın bunun inandırıcı bir örneği olduğu kanısındayım.
Oswald Spengler'in çok tartışılmış ve çok tartışmalı eseri olan Batı'nın Düşüşü'nden sık sık alıntı yapıyorsunuz. Aşağı yukarı bir yüzyıl geriden gelen onun bakış açısı size kısmen geçerli geliyor mu?
Eğer Batı'nın tarihini bir yüzyıl geriden ele alırsanız, Batı'nın nüfuzunun düştüğü tartışmasızdır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batılı ülkeler gezegen topraklarının ve nüfusunun yaklaşık yarısını doğrudan doğruya yönetiyordu. Günümüzde, Batılı ülkeler yalnızca Batılı ülkeleri yönetmektedir. Kendi başına bu temel bir değişimdir. Kuşkusuz ki, Batı nüfuzu hâlâ son derece güçlüdür, tüm diğer uygarlıklardan daha güçlüdür, ama Batı'nın öncülüğü yine de zayıflamıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Versailles Anlaşması konferansı sırasında Georges Clemenceau, Lloyd George ve Woodrow Wilson bir masanın etrafına oturmuşlar ve hangi ülkenin varolmaya devam edeceğine hangisinin artık varolmayacağına karar vermişlerdi. Bir harita üzerinde sınırları çizdiler, iyi olduğuna inandıkları yöne götürecekleri halkları aldılar, dünyanın kendi sömürgeleri olacak bölgelerini seçtiler... Basitçe dünyayı paylaştılar. Bugün önde gelen Batılı politik şahsiyetlerden oluşan herhangi bir grubun bunu yapabileceğini düşünebiliyor musunuz?
"Yerlileşme" olarak adlandırdığınız bir olgudan söz ediyorsunuz, bu kavramın sizin düşüncenizde temel bir önem taşıdığı kanısındayım. Dünyanın bu yerlileşmesi ne açıdan önemli?
Bu terim Batılılaşmaya karşı tepkiyi belirtiyor ve bu tepki toplumsal ve ekonomik modernleşme süreçlerinin sonucu. İnsanlar köklerine geri dönme ihtiyacı hissediyorlar.
Bu ihtiyaç haklı mıdır yoksa eleştiriyor musunuz?
Kesinlikle doğal bir olgu olduğu kanısındayım ve bunda hiç kötülük görmüyorum.
Modernizm ile modernlik arasında nasıl bir ayrıma gidiyorsunuz? Batılı olmayan dinlerin yeniden doğuşu, moderniteye karşı bir isyan olmasa da Batılı toplumlara karşı bir isyan değil midir?
Ayrım yapmayacağım. Bu dinsel canlanma hareketi içindeki kişiler modernleşme sürecine de katılıyorlar.
Bize tarihsel bir boyut gerek. On altıncı yüzyıldaki Protestan Reformu ile günümüzde İslam'ın büyüyen önemi arasında nasıl bir ayrım yapıyorsunuz?
Bu iki tarihsel hareket arasında anlamlı paralellikler çizilebileceği kanısındayım. İslami köktenci hareketlerin çoğu Protestanlıkla belli benzerlikler içeriyor. Yozlaşmış bir kurulu düzen olarak görülen şeye, yani on altıncı yüzyıldaki Katolik düzene ve papalığa saldırı, Müslüman köktenciliğinin baskıcı hükümet olarak algıladığı şeye, birçok Müslüman toplumdaki hükümetlere karşı saldırılarında bir yankı buluyor. Bu hareketler belli bir saflığı, dinsel bağlılığı, doğru tutumu savunmaya çalışıyorlar ki bunlar Protestan reformunun da karakteristiğiydi.
Kitabıma, Protestan reformu döneminde İngiltere'nin bir şehrinde ya da kasabasında hüküm süren durum ile 1980'lerin başında, İran devriminin en güçlü olduğu dönemden paralel bir Tahran manzarası koydum. Benzerlik çarpıcı, her iki durumda da ahlaka, saflığa ve çok katı din kurallarına uyulmasına vurgu yapılıyor.
Kültürlerle uygarlıklar arasındaki ilişkilerin gelecek dönemde düşmanlık kazanma olasılığını öngörüyor musunuz? Türün hayatta kalmasının kültürler arası ve dinler arası bir diyalog zorunluluğunu bize dayatacağını düşünmüyor musunuz?
Kültürler ve uygarlıklar arasında bu diyaloğu öne çıkarmanın temel önemde olduğu kanısındayım, çünkü bunların bir arada varolması dışında bir alternatif olduğunu sanmıyorum. Benim kitabımın ana tezine sık sık yöneltilen eleştirilerden birine bakılırsa, bunun kendi kendine gerçekleşecek bir kehânet olduğu sanılıyor, çünkü ben gelecek yıllarda uygarlıklar arasında bir çatışma ihtimalini ileri sürmekteyim. Olayı öngörmek, onu daha da muhtemel kılar.
Ama hiçbir kehânetin kendi kendini gerçekleştirici gücü yoktur, tersi de yoktur. Her şey insanların kehânete nasıl tepki gösterdiklerine bağlıdır. 1950-1960'lı yıllarda çok ciddi birçok uzman Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında nükleer bir savaş öngörmüştür. Tarihin bu evresinde, füze krizi ve Berlin krizi döneminde, bu savaş gerçek bir olasılık olarak gözüküyordu. Oysa bu öngörünün ardından, çok sayıda aktör bu olasılıktan kaygı duydular, uzmanlar ve devlet adamları bu nükleer savaş riskini ortadan kaldırmak için yeniden kafa patlattılar. Böylece nükleer ve konvansiyonel silahlanma yarışını kontrol etme konusunda kimi inisiyatiflere girişildi, Kremlin ile Pentagon arasına kırmızı telefon kuruldu ve Sovyet yöneticileri ile Amerikan yöneticileri arasında düzenli toplantılar düzenlendi.
Benim bu medeniyetler çatışması tezini oraya atışımdan bu yana ortaya çıkan tepkilerin, sorumlu aktörlerin bu olasılıktan giderek daha fazla endişe duydukları anlamına geldiği kanısındayım. Dolayısıyla uygarlıklar arasında diyaloğu teşvik eden büyük çapta bir hareket patlak verdi, ben de buna seviniyorum. Birçok hükümet başkanı, İran cumhurbaşkanı, Federal Almanya cumhurbaşkanı, Çek cumhurbaşkanı ve diğer devlet başkanları uygarlıklar arasında diyalog isteklerini belirtmişlerdir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2001 yılının "Uygarlıklar Arasında Diyalog Yılı" olmasına karar verdi. Bazı sorumluların insanları farklılıklarını tartışmaya ve uyum noktalarını belirtmeye teşvik etmesini hayra alamet olarak görüyorum. Diyalog ille de uyumla eşanlamlı değildir. Bunu kabul etmek gerekir. İnsanlar bazı sorunları tartışabilirler ve temelde farklı görüşte olduklarını keşfedebilirler, ama yalnızca bu anlaşmazlıkların kabulü bile yararlı olabilir.
Kimi zaman sizin İslam'la diyaloğun özellikle güç olduğu kanısında olduğunuz sanıldı. Ama tarihte böyle diyalog örnekleri eksik değildir, felsefede de teolojide de vardır: Moşe Maimon, on beşinci yüzyıla kadar İspanya ile İslam arasındaki bağlar, İbn Rüşd ve sayısız başka kişiler...
Bu diyalog elbette mümkündür ve sizin haklı olarak hatırladığınız gibi, geçmişte defalarca da olmuştur. Yüzyıllar içerisinde Batı İslam uygarlığıyla temastan çok şey öğrenmiştir, bizim klasik kültürümüzün kimi öğeleri İslam'dan aktarılmıştır.
Bununla birlikte, İslam ile Batı arasındaki ilişkiye sayısız şiddet, çok miktarda savaş, haçlı seferleri ve cihatlar, İslam'ın şiddetli bir yayılması ve ardından Batı'nın tepkisi ve sonra Batı emperyalizminin ortaya çıkışı da damgasını vurmuştur. Bu tarihin çatışmalı olduğunu biliyoruz ve Avusturyalıların, Türklerin Viyana'yı iki kez kuşatmış olduğunu unutmadıklarına eminim ve bundan kurtulmayı ancak başardılar.
Körfez Savaşı bir kültürler savaşı mıydı?
1990 ve 1991 Körfez Savaşı bir Müslüman devletin bir diğerini işgalinin ardından başladı. Bu açıdan, bir ülkenin sürdürdüğü klasik saldırı biçiminde cereyan etti. Krizin ilk evrelerinde Amerika Birleşik Devletleri, Baba Georges Busch'un başkanlığında, Saddam Hüseyin'e karşı birçok uygarlıktan gelen ülkeleri birleştiren bir koalisyon kurabildi. Bu önemli bir diplomatik başarı oldu.
Bununla birlikte, Müslüman ülkelerin, özellikle Arap ülkelerinin tepkileri gözlemlendiğinde, halkları Saddam Hüseyin'in işgalini onaylamadılar ama Amerika Birleşik Devletleri'nin inisiyatifini ve Irak başkanına karşı sürdürülen askeri kampanyadaki yönetici rollerini de onaylamadılar. İslam'ın deprem merkezi olan Suudi Arabistan toprağına 500 bin kişilik güçlü bir ordunun yerleşmesi bu ülkede ve başka yerlerde şiddetli protestolara yol açtı.
Bu çatışmanın sonucunun uygarlıklar arasındaki farklılıkları şiddetlendirdiği kanısındayım. Takip eden yıllarda, Irak ekonomik yaptırım önlemlerini ihlal ettiğinde ya da tehditlerde bulunduğunda, Amerika Birleşik Devletleri Irak'a karşı yeni cezalandırma eylemlerine girişmek için başka ülkeleri yanına katmaya her çalıştığında, Kuveyt hariç, hiçbir Müslüman ülke Amerika Birleşik Devletleri'ni gerçekten desteklemedi. İran Körfezi'nde dolaşan Amerikan gemilerinin yanında askeri kara güçlerini ve savaş gemilerini seferber etmeyi, her iki seferde de, kültürel bakımdan en yakın kuzenlerimiz istedi: Büyük Britanya, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, bütün İngilizce konuşan ülkeler. Örneğin Fransa bunu reddetmişti.
Amerikan tarihine yakından bakarsak, Amerika Birleşik Devletleri'nin kültürünün daima bir hudut kültürü olduğunu görürüz. Tarihçi Frederick Jackson Turner ve başkaları daha on dokuzuncu yüzyılda, hududun bu ülkenin uygarlığı üzerindeki ekonomik, teknolojik ve politik plandaki önemli etkisi üzerinde düşünmüşlerdi. Tarih bu tür kültürün başka örneklerini de sunar, örneğin Roma İmparatorluğu koşullarındaki İspanya. Bu hudut kültürlerinde tamamen kültürel sorunlara gösterilen duyarlılık –yaratıcılık her zaman güçlü olmuştur, ki bu da hudut bölgelerinden doğan önemli şahsiyetler tarafından ifade edilmiştir. Örneğin Seneca İspanyol kökenliydi, Roma İmparatorluğu'nun uçlarındaydı. Diğer yandan, hudut durumlar bazı kültürlerdeki olumsuz boyutta güçlü bir etkide bulunmuş mudur?
Bu temel bir sorudur. Burada ileri sürdüğünüz şeyi onaylıyorum. Bununla birlikte, hudutlar arasında ayrım yapmak gerekir. Aşağı yukarı aynı ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyindeki iki toplum arasında hudutlar olması başka bir şeydir, Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, ekonomik olarak çok geri yerli kabilelerle karşı karşıya kalan çok ileri bir toplumun hudutları başka bir şeydir.
Rusya, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Sibirya'ya ve Orta Asya'ya doğru yayılma tarihiyle birlikte, hudut kavramı üzerinde temellenen toplumun yeni bir merkezi örneğini sunmaktadır. Bu süreçte Rusya Kafkaslarda kırk yıllık bir savaş sürdürdü ve Çeçenlere boyun eğdirdi. Bildiğimiz gibi, bu savaş günümüzde de sürmektedir. Rusya bu halk üzerinde belli bir dönemde egemenlik kursa da Çeçenler Ruslara karşı isyan ve direniş olasılığına dair en ufak fırsatı her zaman değerlendirdiler.
Batı için evrenselcilik olarak görülebilecek olan şeyin dünyanın geri kalanı tarafından bir tür emperyalizm olarak algılanabileceğini açıkça söylüyorsunuz.
Bu bir gerçek. Çinliler, Hintliler, Ruslar ve hatta Fransızlar ya da Kanadalılar sürekli olarak Amerikan kültür emperyalizmin söz ediyorlar. Bu konuyla ilgili yasalar onaylıyorlar.
Kültürler kapalı yapılar mıdır, bir "kültür benimseme" süreci her zaman yok mudur? Kültürel kimlikler daha ziyade kültürlerarası değil midir? İnsanın gerçekten bir kimliği var mıdır, yoksa ekonomist Armatya Sen'in dediği gibi çoklu kimlikler mi vardır?
Ben kendi açımdan, kimi kültür ve uygarlıkların ne ölçüde birbirlerini etkilediklerini vurguladım ve uygarlıklarda evrim, değişim ve dinamik üzerinde ısrarla durdum.
Bu barışçıl bir ütopya değil mi? Kültürlerin çokluğundan, dinler arasında diyalog zorunluluğundan söz ediyoruz, ama aynı zamanda İran, Irak Avrupa'yı konvansiyonel, kimyasal ve nükleer silahlarla tehdit ediyor, Pakistan da nükleer silahla tehdit ediyor. Diğer nükleer güçler, örneğin Çin ya da Hindistan muğlak durumda. Günümüzde İsrail'den Mısır ya da Ürdün gibi nükleer güce sahip olmak isteyen kimi ülkelere kadar, nükleer bir potansiyele sahip çok sayıda ülke var. Realpolitik olarak adlandırılan şeyle kültürler arasındaki diyalog zorunluluğu nasıl uzlaştırılır?
Bazı ülkelerin nükleer silah edinme güdüsünün güçlü olduğunu belirtiyorsunuz. Konvansiyonel askeri araçlar konusunda Amerika Birleşik Devletleri'nin tartışmasız üstünlüğü bu güdülenimi iyice artırdı. Ruslar stratejilerinde nükleer silahların merkezi rolüne ve yaşamsal çıkarlarını savunmaları gerektiğinde ilk vuruşu yapacak silahlara başvurma niyetlerine vurgu yapan yeni bir askeri doktrin benimsediler. Bu tercihi yaptılar, çünkü Körfez Savaşı sırasında, sonra Kosova savaşında açıkça belirmiş olan, konvansiyonel silahlanma konusunda Amerikan üstünlüğünü dikkate almışlardır. Çinliler de benzer bir tavrı belirgin biçimde benimsediler.
Güvenlik Konseyi'nin beş üyesi dışında nükleer silah edinmiş olan ülkelerden; örneğin Hindistan, Pakistan ve İsrail'den ilk ikisiyle ilişki içinde çalışan Irak'tan, bu düzeye erişmeye çok muhtemelen çalışan İran'dan ve nükleer kapasitelere zaten sahip olan Güney Kore'den söz ettiniz. Bütün bu ülkeler başka uygarlıklara mensup ülkeler tarafından şu ya da bu biçimde tehdit edilmiş hissediyorlar kendilerini. Nihayetinde, altı ülkenin silahı vardı (Ukrayna, Kazakistan, bugünkü Beyaz Rusya, Güney Afrika) ya da buna sahip olmayı hedefleyen programlara girişmiş ülkeler vardı ki (Brezilya ve Arjantin) bunlar daha sonra bu programları terk ettiler. Bu altı ülkenin ortak noktası, kendilerini başka uygarlıklara mensup ülkelerin tehdidi altında hissetmemeleridir.
Oysa, Brezilya ve Arjantin, bir tür silahlanma yarışına kendi ölçülerinde girişmişlerdi. Ama bu iki ülkede demokratik bir politik sistemin kurulması güçlerini birliğini sağladı. Bu birleşme de, bence, Brezilya ve Arjantin gibi kültürel olarak benzer ülkelerin işbirliği yaptığı ve böylece Güney Amerika'nın ekonomik entegrasyon çabaları kapsamında bölgesel lider konumuna geldikleri bu yeni dünya politikası modelinin bir sonucudur.
Mercosur sistemi yaklaşık on yıl önce kurulmuştu, ama büyük yankılar uyandıran bir başarı gösterdi. Avrupa Birliği'nden sonra, dünyada ekonomik entegrasyonun en başarılı örneği budur. Bu nedenle, Brezilya'yla Arjantin arasındaki ticari mübadeleler ve yatırım sermayesi akışları önemli ölçüde artmıştır. Başka uygarlıklara mensup ülkelerden gelen hiçbir tehdidin ağır basmadığı benzer koşullarda, bu uluslar nükleer silahlanma programlarından vazgeçiyorlar, ekonomik alanda ve diğer sektörlerde işbirliği yapmak için büyük çabalar sergiliyorlar.
Brezilya gibi ülkelerin on yedinci yüzyıldan beri tanık oldukları kültürler arası bağdaştırmacılık –barış işareti olarak belli bir "kreolleşme"– antropolog Gilbert Freyre'nin dediği anlamda, dünya uygarlığının modeli olmaya namzet midir?
Brezilya'nın dünya uygarlığı için bir model olup olamayacağını bilmiyorum. Buna karşılık, farklı kültürlere mensup bireyler arasındaki etkileşimin bir model oluşturduğu doğrudur.
Montaigne, "Dürüst insan, karışık insandır" demişti. Bu, gelecek için bir umut işareti midir?
Umarım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder