30 Ocak 2015 Cuma

Aristoteles Politika ve Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacib

Aristoteles
Aristo, Politika adlı eserinde devleti, onun yapıtaşı olan aileden başlayarak ele alır. Ona göre Polis(devlet) aile, kabile, köy aşamalarından sonraki basamaktır. Doğal bir sürecin sonucudur. Bireylerden oluşur ancak onlardan önce gelir. Üreme için dişi ve erkeğin gerekli olması gibi, yönetenle yönetilenin birliği de gereklidir. Yönetim anlayışı topluma göre değişebilir. “İnsan siyasal bir hayvandır” ve devlet ile yurttaşlık sınıfını kazanır.[1] 
Kutadgu Bilig Aristoteles’in yaptığı gibi yönetim biçimlerini ya da özgürlük problemini tartışmaz. Ancak birleştikleri noktalar da vardır. Aristoteles’e göre “hukuk ve adâlet, toplumun ve devletin temeli”dir[2] Kutadgu Bilig Aristotelesçi bir siyasetname olarak bilinir. Yusuf’un İbni Sina vasıtasıyla Aristo’dan etkilenmesi olasıdır.[3] İslam felsefesinde Aristo’dan yoğun olarak etkilenen Meşşailer El Kındi, Farabi ve İbni Sina: Aristo’nun felsefesini temel alırlar.[4]



[1] Aristoteles; Politika, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993, K.I, B.2
[2] Arslan Topakkaya, Aristoteles’te Adalet Kavramı, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2/6 s. 2009
[3] Kutadgu Bilig’de Devlet Ve Adalet İlişkisi, Özlem Bağdatlı,s.63
[4] Nihat Keklik, Türkler ve Felsefe, s.168

28 Ocak 2015 Çarşamba

Füzuli Vahabzade və Akif ilə Cemiyyet Hayatının Şiire aksi

"Məndə Məcnundan füzun aşiqliq istedadı var,Aşiqi sadiq mənəm Məcnunun ancaq adı var"
gül- bülbülDeyirdi Fuzuli (1483-1556) Aşk dediyi isə, ilahi olana çatmaq istəyən bir səydən ibarət idi. Cəmiyyətin hər hansı bir problemindən ya da fərdin dərdindən deyil, yalnız eşqdən bəhs edirdi. Bəzi qaynaqlara görə Hz. Əlinin türbəsində gözətçi idi. Sultan Süleyman'ın bağladığı maaşı belə ala bilməyən bir kasıb idi. Ancaq yenə də eşqdən, şərabdan bəhs edirdi. Öz dərdlərini, çətinliyini deyil, mazmunları izah edirdi.  Halbuki Bəxtiyar Vahabzadə(1925-2009):
"Yaşamaq yanmaqdır, yanasan gərək!
Şamın yaşaması yanmasından
Əgər yanmırsa yaşamır demək"
Deyərək cəmiyyətin keçirdiyi çətin zamanları və öz həyatındakı ağrıları izah edirdi. Füzulidən bahsetmemizin səbəbi, təvazökar şəxsiyyətinə müqabil, ədəbiyyatının hər zaman sənət məqsədli formalaşması, saraylara layiq olmasıdır. Buna qarşılıq Vahabzadə, gərək Azeri ağzında danışanların, gərək də bütün Türk dünyasının var olma mübarizəsi verdiyi bir dövrdə dünyaya gəlmişdir. Onun şeiri bölgənin yaşadığı siyasi və ictimai çətinliklərin əksidir.
Sanat əsəri cəmiyyətin aynasıdır. Bu coğrafiyanın gözəl zamanlarında eşqdən və əyləncədən danışılırdı. Divan şairləri güzelden dəm vururdu. Füzuli kimi təvazökar təsəvvüfçülər belə cəmiyyətin problemlərindən çox, sənətin gözəlliyindən bəhs edirdi. Füzuli:
 "İçmək istər bülbülün qanın məgər bir rəng ilə
Gül budağınun mizacına girə qurtara su "
deyərkən, Vahabzadə:
"Bu bahar oxuma, bülbül, sən allah.
Zülmətdir,
Yoluna şam tutanın yox.
Şuşan ağlar qaldı, köçdü el-oba
Şirin cəhcəhinə dəm tutanın yox.
Sən Cıdır düzündə cəh-cəh vuranda
Qədir hay verərdi sənə bir anda."
gül- bülbülOna göre şeirin, ədəbiyyatın cəmiyyət həyatı xaricində ayrıca bir mövzusu ola bilməz. Cəmiyyət təhdid altında olanda da onu müdafiə insanların düşüncəsində başlanmışdır. Düşüncə rabitə ilə formalaşır. Buna görə cəmiyyət olaraq təhdid altındakı ədəbiyyat sənətdən çox birlikdəliye dair əsərlər verir.
Bülbülə verilən mesaj siyasət ilə dəyişmişdir. Əvvəllər bülbülə verilən mesaj daha çox sevgi ilə ilgiliyken, indi bülbülün rahatlığı tənqid olunmaqdadır. Bunu Akif(1873-1936)'te də görmək mümkündür:
"Eşin var,aşiyanın var, baharın var, ki gözlədin;
Qiyamətlər qoparmaq nə idi, ey bülbül, nədir dərdin?
O zümrüd taxta kondun, bir səmavi səltənət qurdun;
Cihan yurdu həmişə çeynense, çeynenmez sənin yurdun."

25 Ocak 2015 Pazar

Büyük soru Osmanlı- ''Bu devlet nasıl kurtarılabilir?''

Uzun bir ıslahat (ve hürriyet) arayışının mirasçısı ve gerçekleştiricisi İkinci Meşrutiyet'in dertli zemini üzerinde bir hürriyet rejimi kurmak, bilinen şartlar içinde mucize yaratmakla birdi. Buna rağmen Meşrutiyet siyasi tarihimizde ilk defa olarak idare edilenlerin memleketin kaderiyle bir yapının işçileri kadar, ilgilendiklerini bize göstermiştir. Meşrutiyet hükümetlerini tenkit edenler, onları övenlerden çok fazla idiler.

Bu noktada, Meşrutiyet'in fikri karakterine bağlı bir özellikle karşılaşmaktayız. Meşrutiyet insanlarının çoğu, en çetin ve buhranlı safhalarda dahi kültür ve eğitim kıtlığına rağmen imparatorluğun çöküşünü durdurabilecek sebeplerin araştırıcıları olmuşlardır. Bu toplum sevgisi, devleti kendinin hissetme ve muayyen bir topluluğa mensup olma zevki -Ziya Gökalp buna umumculuk diyecektir- fertleri benciliği aşan gayret ve çalışmalara, fedakârlıklara sevketmiştir. Topluluğu, iktidarın veya türlü baskıların karşısında, hareketsiz gören muharrirler ve ellerine ilk defa kalem alan vatandaşlar derhal kalemlerine sarılmışlardır (32). Fakat bazen kaleme karşı hakiki silahın cevap verdiği ve bir gazetecinin öldürüldüğü Meşrutiyet basınının korkunç havadisleri arasında okunmuştur (33).

Bu yuvarlanış içinde, İkinci Meşrutiyet'in her safhasında -fakat bilhassa 1913'e kadar- düşünen ve yazan insanlar adeta kalıp halinde büyük soruyu sormuşlardır:

İmparatorluk nasıl kurtarılabilir? Bu çöküşü durdurmak ve selamete çevirmek ne suretle mümkün olabilir? Bu suallerin cevapları aranırken bir devrin muhasebesi yapılmış, milletin Meşrutiyete layık olup olmadığı dahi aranmıştır (34). Bazı müteferrikler de kurtuluş çareleri üzerinde durmuşlardır. ''Türkiye nasıl kurtarılabilir?'' Bu gibi sorular vaz'edilen meseleleri toptan ifade edecek mahiyettedirler (35) İstanbul'da 1922 senesine kadar sorulmuşlardır (36). Bazen de gözler Anadolu'ya çevrilmiştir (37)

Bazı fikir adamları da sorudan ziyade sundukları tavsiye ve tedbirleri eserlerine başlık seçmişlerdir (38).

"Büyük Soru" yıkıcı ve yapıcı bir tenkittir. İkinci Meşrutiyet'in fikir hareketlerine ve cereyanlarına, devletin devamını mümkün kılacak formül ve tekliflere büyük soru hâkim olmuştur. Genel olarak soru, mensup olunan fikir cereyanına göre sorulmuş inceleme ve araştırmalar aynı açıdan nazara alınmıştır. Bir örnek olmak üzere. İslamcı cereyan liderlerinden Sait Halim Paşa'nın sorduğu soruyu seçebiliriz: "Vaktiyle o kadar kuvvetli, o kadar zinde bulunmuş olan heyeti içtimaiyei Osmaniye bu kadar az bir zaman zarfında bu derece nasıl bozuldu?" Ve ilave etmekte: "İşte tetkike çalışacağımız esbap ve avamil" (39).

Tarık Z. Tunaya - İkinci Meşrutiyetin Siyasi Hayatına Bakışlar kitabından alıntıdır.

20 Ocak 2015 Salı

Platon-Devlet ve Kutadgu Bilig

Platon’a göre devlet bir organizmadır. Bir makro insandır. Toplumu oluşturan insanların birbirine ihtiyaç duyması, iş birliğidir.  Hayatta kalmak için bir araya gelme eğilimi vardır.[1] Platon insanın belli kısımlardan oluşması gibi, toplumu da kısımlara ayırır.  İnsanın ruhundaki üç ayrı bölüm, devletteki üç sınıfa karşılık gelir. Ruhun arzu-istek yönü işçiler sınıfına, öfke yönü askerler sınıfına ve akıl yönü de yönetim sınıfına denk gelir. Ruh bölümlerinin birbirlerinden üstün olması gibi toplum bölümleri de birbirinden üstündür. Toplumun en üst kademesinde idareciler bulunur. Platon ruhun bölümlerinden hareketle sınıflı bir toplum yapısına ulaşır. Sınıflı toplum adaletli toplumdur.[2] Platon’un ideal devletinde sınıflar arasında yöneticiler ve savaşçılar mal mülk edinemezler. Çıkarları bir, amaçları bir, duyguları mümkün olduğu kadar bir olacaktır.[3]
Kutadgu Bilig’de sınıflı toplum yoktur. Kandaş toplumdan kurumsal devlet düzenine yeni geçiş yaşanmaktadır. Sınıf kavramı oluşmamıştır. Eserde herkesin iyi bildiği işi yapması öğütlenir, sınıf kavramına atıf bulunmaz.[4]Kutadgu Bilig’de “Hazine neye gerek, çok asker lâzım; beyin zenginliğine lüzum yok, halk tok olmalıdır”[5] görüşü hakimdir. Ancak Platon’daki sosyal anlayış değil, bozkır toplumunun ortaklığı söz konusudur.



[1] Platon; Devlet, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1992, 369 b,c
[2] Platon; a.g.e. 439, 441
[3] Platon; a.g.e. 464d
[4] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig. Çev. Reşid Rahmeti Arat. Ankara: Türk Tarih Kurumu 5589-5590
[5] Yusuf Has Hacib, a.g.e. 3031

10 Ocak 2015 Cumartesi

Stephen Hawking ve Felsefe

Stephen Hawking - Kara Delikler ve Bebek Evrenler adlı eserinin İNANÇLARIM bölümünde felsefe ile ilgili fikirler beyan etmektedir. Aşağıdaki alıntı Mayıs 1992'de Caius College dinleyicilerine yapılan bir konuşmadır. Kitaptan direkt aktarılmıştır.

Bu yazıda neye inandığımdan sözetmek niyetindeyim, fakat okuyucular Tann'ya inanıp inanmadığımı duymak istiyorlarsa hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Onun yerine benim anlatacağım şey insanın Evren'i nasıl anlayabileceği konusuna benim yaklaşımımdır: büyük birleşik teorinin, "herşeyin teorisi" nin statüsü ve anlamı nedir? Burada gerçek bir problem var. Bu tür problemleri incelemesi ve tartışması gereken insanlar, felsefeciler, genellikle teorik fizikteki modern gelişmelere yetecek kadar matematiksel önbilgiye sahip olmamışlardır. Daha iyi teçhiz edilmiş olması gereken bilim felsefecileri denen bir alt gurup vardır. Fakat onların bir çoğu yeni teoriler geliştirmeyi zor bulan böylece onun yerine fizik felsefesi hakkında yazmaya girişen başarısız fizikçilerdir. Onlar hala görecelik ve kuantum mekaniği gibi bu yüzyılın ilk yıllarının bilimsel teorilerini tartışıyorlar. Fiziğin şimdiki keşif alanlarıyla bağlantı kurmamışlardır.

Belki felsefeciler konusunda biraz katıyım, ama onlar bana karşı pek nazik davranmadılar. Benim yaklaşımım safça ve cahilce olarak tanımlandı. Benim için değişik şekillerde nominalist, instrumentalist (bir tür faydacı), pozitivist, realist ve çeşitli başka ist'li isimlendirmeler yapıldı. Yöntemlerinin iftirayla çürütme olduğu görünüyor: Eğer benim yaklaşımıma bir etiket yapıştırabilirseniz, o konuda neyin yanlış olduğunu söylemek zorunda değilsiniz. Kuşkusuz tüm bu izlenim'lerin ölümcül hatalarını herkes bilir.

Teorik fizikte gerçekten ilerlemeler yapan kişiler, felsefecilerin ve bilim tarihçilerinin daha sonra onlar için geliştirdikleri kategorilerde düşünmezler. Einstein, Heisenberg ve Dirac'ın kendilerinin gerçekçi veya instrumentalist olup olmadıkları üzerinde fazla durmadıklarına eminim. Onlar basitçe mevcut teorilerin uyum içinde olmadığı üzerinde duruyorlardı. Teorik fizikte ileriye doğru adım atmakta kendi içinde mantık tutarlılığının aranması her zaman deneysel sonuçlara göre daha önemli olmuştur. Aksi takdirde mükemmel ve güzel teoriler gözlemle uyuşmadıkları için red edilirlerdi, fakat ben yalnızca deney temelinde geliştirilmiş her hangi bir büyük teori bilmiyorum. Teori her zaman önce gelmiş, güzel ve tutarlı bir matematiksel modele sahip olmak arzusuyla ileri sürülmüştür. Daha sonra teori kestirimlerde bulunur ve o zaman bunlar gözlemle test edilebilir. Eğer gözlemler kestirimlerle uyuşursa bu teoriyi kanıtlamaz, fakat teori yine gözlemle test edilecek yeni kestirimlerde bulunmak üzere ayakta kalır. Eğer gözlemler kestirimlerle uyuşmazsa teori terkedilir.

Ya da daha doğrusu, bu olacağı varsayılan şeydir. Pratikte insanlar çok zaman ve çaba sarfetmiş oldukları bir teoriden vazgeçmekte isteksizdirler. Genellikle gözlemin hassaslığını sorgulayarak işe başlarlar. Eğer bu başarısız olursa, ona uygun şekilde teoride değişiklik yapmaya çalışırlar. Sonunda teori gıcırdayan ve çirkin bir yapı haline gelir. Daha sonra biri tüm tuhaf gözlemlerin, güzel ve doğal bir şekilde açıklandığı yeni bir teori ileri sürer. Bunun bir örneği 1887 yılında yapılan, kaynağın ve gözlemcinin nasıl hareket ettiği önemli olmaksızın ışığın hızının her zaman aynı olduğunu gösteren Michelson-Morley deneyi idi. Bu gülünç göründü. Kuşkusuz ışığa doğru ilerleyen birinin ışıkla aynı yönde ilerleyen birine kıyasla ışığın daha yüksek bir hızla ilerlediği ölçümünde bulunması gerekiyordu. Ama deney her iki gözlemcinin tam olarak aynı hızı ölçeceklerini gösterdi. Daha sonraki on sekiz yıl boyunca Hendrik Lorentz ve George Fitzgerald gibi insanlar bu gözlemi kabul edilmiş uzay ve zaman fikirleri çerçevesine yerleştirmeye çalıştılar. Onlar, yüksek hızla hareket ettiklerinde nesnelerin kısaldıkları gibi, özel duruma uygun önermelerde bulundular. Fiziğin tüm çerçevesi tuhaf ve çirkin hale geldi. Daha sonra 1905 yılında Einstein, zamanın tamamen ayrı ve kendi başına düşünülmediği, çok daha çekici bir bakış açısı getirdi. Zaman uzay-zaman denen dört boyutlu bir nesne içinde uzayla birleşmişti. Einstein'ı bu fikre sürükleyen şey teorinin iki kısmını tutarlı bir bütün halinde birleştirme arzusuydu, deneysel sonuçların o kadar fazla etkisi olmamıştı. Teorinin iki kısmı, elektrik ve manyetik alanları yöneten yasalar ile nesnelerin hareketini yöneten yasalardı.

1905 yılında Einstein veya başka bir kişinin yeni görecelik teorisinin ne kadar basit ve güzel olduğunu kavradığını sanmıyorum. Bu teori uzay ve zaman tasımlarımızı tamamen devrimcileştirmiştir. Bu örnek, gerçek olarak gördüğümüz şey savunduğumuz teori tarafından koşullandığı için, bilim, felsefesinde gerçekçi olmanın zorluğunu iyi gösterir. Lorentz ve Fitzgerald ışığın hızı üzerine deneyi, Newton'un mutlak uzay ve mutlak zaman fikirleriyle yorumlarken, kendilerini gerçekçi olarak görüyorlardı. Bu uzay ve zaman tasımları aklı selime ve gerçeğe karşılık gelir görünüyordu. Bugünlerde görecelik teorisini bitenler, hala rahatsızlık verici şekilde küçük bir azınlık, oldukça farklı bir görüşe sahiptir. İnsanlara uzay ve zaman gibi temel kavramların modern anlayışlarını anlatmalıyız.

Eğer gerçek olarak saydığımız şey teorimize dayanırsa, gerçekliği nasıl felsefemizin temeli yapabiliriz? Ben araştırılmak ve anlaşılmak üzere bekleyen bir evren bulunduğunu düşündüğüm için bir gerçekçi olduğumu söylemekteyim. Herşeyin imgelemimizin ürünü olduğu şeklindeki solipsist konumu zaman kaybı olarak görüyorum. Hiç kimse bu temelde hareket etmez. Fakat teori olmaksızın Evren'in nesinin gerçek olduğunu ayırdedemeyiz. Bu nedenle, bir fizik teorisinin yalnızca gözlemlerin sonuçlarını tanımlamak için kullandığımız matematiksel bir model olduğu şeklindeki yaklaşımın cahilce ya da safça olduğu görüşündeyim. Bir teori eğer mükemmel bir modelse, çok geniş bir gözlemler sınıfını tanımlar ve yeni gözlemlerin sonuçlarını kestirirse, güzel bir teoridir. Bunun ötesinde onun gerçekliğe karşılık gelip gelmediğini sormanın bir anlamı yoktur. Çünkü hangi gerçekliğin kastedildiğini bilmeyiz. Belki bilimsel teorilere bu bakış beni bir instrumentalist veya bir pozitivist yapar yukarda söylediğim gibi benim için bu nitelendirmelerin her ikisi de yapıldı. Beni pozitivist diye isimlendiren kişi herkesin pozitivizmin modasının geçmiş olduğunu bildiğini eklemiştir, iftirayla çürütmenin bir başka örneği. Dünün entellektüel geçici hevesi olduğundan, Pozitivizm'in modası gerçekten geçmiş olabilir, fakat özetlediğim pozitivist konum. Evren'i tanımlamak üzere yeni yasalar ve yeni yollar arayan biri için, tek mümkün olanı gibi görünüyor. Gerçeğe başvurmanın yaran yoktur, çünkü modelden bağımsız bir gerçek kavramına sahip değiliz.

Kanımca, modelden bağımsız bir gerçekliğe karşı dile getirilmiyen inanç, bilim felsefecilerinin kuantum mekaniği ve belirsizlik ilkesi konusunda karşılaştıkları güçlüklerin altındaki nedendir. Schrodinger'in Kedisi denen ünlü bir düşünce deneyi vardır. Bir kedi kapalı bir kutunun içine yerleştirilir. Ona yönelik bir silah vardır ve belirli bir yönde bir radyoaktif çekirdek bozunursa silah ateş alacaktır, bunun, gerçekleşmesinin olasılığı yüzde 50'dir. (Bugün, yalnızca bir düşünce deneyi olarak bile, hiçkimse böyle bir şey önermeye cesaret edemez, fakat Schrodinger'in zamanında hayvanların özgürlüğü kavramı duyulmamıştı.)

Eğer biri kutuyu açarsa kediyi ya ölü ya canlı bulacaktır. Fakat kutu açılmadan önce kedinin kuantum durumu ölü kedi durumuyla kedinin canlı olduğu durumun bir karışımı olacaktır. Bazı bilim felsefecileri bunun kabul edilmesini çok güç bulurlar. İnsanın yarı hamile olabilmesinden öte kedinin yarı vurulmuş, yarı vurulmamış olması mümkün değildir. Onların içinde bulundukları güçlük, dolaylı olarak bir nesnenin belirli bir tek geçmişe sahip olduğu, klasik bir gerçeklik kavramını kullanmalarından kaynaklanır. Kuantum mekaniğinin temeli farklı bir gerçeklik görüşüne sahip olmasıdır. Bu görüşte bir nesne yalnızca bir tek geçmişe değil, mümkün olan tüm geçmişlere sahiptir. Çoğu durumda belirli bir geçmişe sahip olma olasılığı biraz farklı bir geçmişe sahip olma olasılığını siler, fakat belli durumlarda komşu geçmişlerin olasılıkları birbirini güçlendirir. Nesnenin geçmişi olarak gözlemlediğimiz şey, bu güçlendirilmiş geçmişlerden biridir.

Schrodinger'in Kedisi durumunda güçlendirilmiş olan iki geçmiş vardır. Birinde kedi vurulmuştur, diğerinde ise canlı kalır. Kuantum teorisinde her iki olasılık birlikte var olabilir. Fakat bazı felsefeciler, açıkça belirtmeden kedinin yalnızca bir geçmişi olabileceğini varsaydıkları için, kendilerini çıkmazda bulurlar.

Zamanın doğası fizik teorilerimizin gerçeklik kavramını belirledikleri bir başka alan örneğidir. Eskiden zamanın sonsuza kadar aktığının açık olduğu düşünülürdü, fakat görecelik teorisi zamanı uzay ile birleştirmiş ve her ikisinin Evren'deki madde ve enerji tarafından eğrilebileceğini veya bükülebileceğini söylemiştir. Böylece zamanın doğasını kavrayışımız Evren'den bağımsız olmaktan onun tarafından şekillenmiş olmaya doğru değişmiştir. O zaman, zamanın belirli bir noktadan önce kolayca tanımlanamayabileceği anlaşılır oldu; zaman içinde geriye gidilirse aşılamaz bir engele, ötesine kimsenin gidemediği bir tekilliğe gelinebilir. Durum böyleyse, kimin veya neyin büyük patlamaya neden olduğunu veya onu yarattığını sormak anlamlı olmaz. Neden olma veya yaratmadan sözetmek, dolaylı olarak büyük patlama tekilliğinden önce bir zaman olduğunu varsayar. Yirmi beş yıldır, Einstein'in genel görecelik kuramının zamanın on beş milyar yıl önce bir tekillikte bir başlangıca sahip olması gerektiği kestiriminde bulunduğunu biliyoruz. Fakat felsefeciler henüz bu fikre ulaşamamışlardır. Onlar hala kuantum mekaniğinin altmış beş. yıl önce atılan temelleri konusunda endişeleniyorlar. Fiziğin keşif alanının daha ileri gittiğini kavramıyorlar.

Daha da kötüsü, Jim Hartle ve benim Evren'in herhangi bir başlangıç veya sona sahip olamayabileceğini ileri sürdüğümüz matematiksel sanal zaman kavramıdır. Sanal zaman hakkında konuşmam nedeniyle bir bilim felsefecisi bana şiddetle saldırmıştır. O: "Sanal zaman gibi bir matematiksel hilenin gerçek Evren'le nasıl bir ilgisi olabilir?" demiştir. Kanımca bu felsefeci teknik matematiksel gerçek ve sanal sayılar terimleri ile gerçek ve sanalın günlük dilde kullanılış şeklini birbirine karıştırıyor. Şu sözler benim tezimi açıklar: Kendisini yorumlamakta kullanacağımız bir teori veya modelden bağımsız olarak neyin gerçek olduğunu nasıl bilebiliriz?

Evren'i yorumlamaya çalışılırken karşılaşılan problemleri göstermek için görecelik ve kuantum mekaniğinden örnekler kullandım. Göreceliği ve kuantum mekaniğini anlamamanız veya hatta bu teorilerin yanlış olmaları önemli değildir. Göstermiş olmayı umduğum şey, bir teorinin bir model olarak değerlendirildiği bir tür pozitif yaklaşımın, en azından bir teorik fizikçi için, Evren'i anlamanın tek yolu olduğudur. Evren'deki herşeyi tanımlayan tutarlı bir model bulacağımız konusunda umutluyum. Bunu yaparsak bu insan soyu için gerçek bir zafer olacaktır.

Kara Delikler ve Bebek Evrenler adlı eserinin İNANÇLARIM bölümünde ki fikirleridir. Mayıs 1992'de Caius College dinleyicilerine yapılan bir konuşmadır. Kitaptan direkt aktarılmıştır.

2 Ocak 2015 Cuma

İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü düşünceli Şehzade hikayesi- Devlet İlgisi

İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü düşünceli Şehzade hikayesi [1]

            Budist Uygurlar arasında bilinen bir hikaye olan “Edgü Ögli Tigin ile Ayıg Ögli Tigin” budizmin sirayeti ve devlet yönetiminin din ve şehir eksenli değişimini tasvir eder. Her ne kadar Çin kaynaklı olsa da bu tür eserler henüz yerleşik hayata geçmiş toplumun yaşayışını sembolize eder.

İyi prens: “”Bana ferman (padişahlık izni) verilsin, engellenmesin, gideyim.” diye arz etti. Bunun üzerine babası han ferman buyurmadı. “Gitmeyeceksin” diye cevap verdi. ….annesi, babası ünvanlı kişiler, önde gelen zatlar ağlaşarak üzülerek kaldırmak (istediler) hiç razı olmadı. …””
“”…. Yine han şöyle diyerek buyurdu: ‘‘Engellemeye gücüm yetmedi. kudretim yetmedi. İstemeksizin yolluyorum. Şimdi siz zahmete katlanın beraber gidin. Gidin, kılavuz olun’’ diye konuştu….””
Kötü Prens: … ‘‘Şimdi (ben de onunla) beraber gideyim.’’ Sonra babası hana şöyle hitap etti: ‘‘Ağabeyim prens ölüm ülkesine gidiyor Ben niçin kalıyorum, haşmetlim? Ben de gideyim. İyi (de) kötü (de) olsak, birlikte olalım. ‘‘ diye. Ancak babası oğlunun ahlâkı kötü olduğu için onu sevmiyordu. Bunun üzerine: ‘‘Gideceksen git’’ diye buyurdu….””

Uygur yönetiminde Çin etkisini tarihi vesikalardan görürüz. Çin ile en çok etkileşime giren boy  Uygurlardır.[2][3] Bunun neticesinde Çin’in legalizm ve devlet geleneğine benzer öğeler burada da karşımıza çıkar. T’ang devletinin saadeti Uygurlar ile yakın ilişkilere ve evliliklere bağlı idi.  Karabalsagun bitiği: “Ahlak ve adeti vahşi, kan kokusuyla dolu bir memleket, sebzevatla yaşanılan bir memleket oldu. Adam öldürülen bu memleket içinde iyilik etmenin teşvik gördüğü bir memleket haline geldi.”[4] der.  744’te devlet olmadan önce Çok sert disiplin cezaları olması asayişi sağlamışsa da, yerleşik hayattan önce belli bir kanun nizamı uygulanamıyordu.[5] Uygurların devlet anlayışında yerleşik hayata geçişle keskin dönüşler olduğunu Şamanlıktan maniheizme geçişteki kararlılıklarında görüyoruz. Şamanlıkta adam öldürmek ahirette faydalıdır ancak maniheizmde tereyağı yemek bile yasaktır. Uygurlar Soğdlu, hristiyan, Çinli ve Slav tacirlerle iyi ilişkiler içinde olmuştur. Onların birçok dine mensup olması da bu vesileyledir. Budizme geçişte ise Çinlilerin manastırlar yaptırarak ve rahipler yollayarak önayak olduklarını görürüz. Uygurlar bunları kendi istekleriyle sevinçle kabul etmişlerdir. Çünkü bozkır yaşamına karşın burada sporlar yapıyor, müzik aletlerini ellerinden düşürmüyor,  festivaller ve şenlikler düzenliyor ve pek de uzun yaşıyorlardı.[6] Devlet de bu saadete yönelik gelişiyordu. Çin’in uydusu olmamak için de resmi dini maniheizm gibi diğer coğrafyalarda rağbet görmeyen bir din seçtiler. Ancak saadete yönelme hareketi resmi olarak olmasa da kalabalıklarca budizmin kabul edilmesiyle sonuçlandı.

““…dağa ulaşırsanız, mavi lotus çiçekleri göreceksiniz…”
“…Ola ki, bir gün Buda saadetini bulursanız, beni mazide bırakmayın…””

Lotus, budizmde kutsal bir semboldür. İyi prens de hikayenin sonunda “buda”, aydınlanmış kişi olur.



[1] .A.Bican Ercilasun Türk Dili Tarihi, Akçağ Yay, s. 246
[2] Özkan İZGİ , Çin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi, TTK Yay., s. 34
[3] Rene Grousset  Stepler İmparatorluğu, TTK Yayınları, 2011 s.136-142
[4] Rene Grousset Stepler İmparatorluğu, TTK Yayınları, , 2011 s.138
[5] Özkan İZGİ , Çin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi, TTK Yay., s. 14
[6] Özkan İZGÇin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi, TTK Yay. İ, s. 60